Arşiv | İzlerken… RSS feed for this section

Konuşulacak yeni bir konu

18 Haz

Amerika’da herkes, HBO’da yayınlanan “Girls” dizisinden ve yazarı, yönetmeni, başrol oyuncusu Lena Dunham‘dan bahsediyor. Söylenen o ki, en büyük izleyici kitlesini orta yaşlı erkekler oluşturuyormuş. Neden acaba?:)

“Sex and the City”, bir dönemin kilometre taşıydı. Bu dizinin tutma sebebi ne Mr. Big, ne seks sahneleri, ne de bir dizi güzel adam, ayakkabı veya elbiseydi. İlişkiler, cinsellik, arkadaşlık ile ilgili birçok konu ilk defa bu derece sansürsüz ve zeki bir senaryoyla TV ekranlarına yansıyordu. Evet! kimse o işi yaparak o kadar çok para kazanamazdı, o dairede yaşayamazdı, o Monolo Blahnik’leri alamazdı. Ama Carrie bu gerçekdışı hayatın içinde gerçek bir karakterdi.

“Sex and the City”nin yayınlanmasının ardından 15 yıl geçti. Hannah’ın maceralarını yazmak için artık Carrie gibi gazetede bir köşesinin olmasına gerek yok, bir account açması yetiyor. Carrie yaşadıklarını yazıyor, Hannah yazmak için yaşıyor. Carrie bütün Cosmopolitan’lara ve tatlılara rağmen kilo almıyor, Hannah su içse yarıyor. Carrie yazılarından para kazanıyor, Hannah ailesi olmasa kirayı bile ödeyemiyor. Peki ya erkekler…

James Franco, senaryoda erkeklerin tarafının hiç yansıtılmadığını ve doğal olarak da kızların haklı göründüğünü yazmış. Hâlbuki bana sorarsanız, Charlie ve Adam farklı bölümlerde gayet de başarılı bir biçimde kendilerini ifade ediyorlar. Charlie’nin durumunda, haklı bir intikam bile alınıyor. Belki kızlar sevilesi, davranışları sayılası değil. Ama hepsi bu rahatsız edici olabilecek kadar gerçek hayatta bir o kadar gerçekler.

Herhalde herkesin favorisi, müthiş kıyafetleri ve seksi İngiliz aksanıyla Jessa:

“You know what the weirdest part about having a job is? You have to be there everyday, even on the days you don’t feel like it.”

“Guys like that will try anything once, even love.”

“I’m offended by all of the supposed-to’s. I don’t like women telling other women what to do or how to do it or when to do it.”

There is only one Queen

8 Haz

Konser bitti ve her şeye değdi: Saatler öncesinden stada gitmeye, trafikle boğuşmaya, aç ve susuz kalmaya…

Bir kadın 53 yaşında olup nasıl böyle dans edebilir, nasıl böyle bir sahne şovu ortaya koyabilir ve nasıl böyle bir enerji yayabilir? Nefeslerimizi tutup seyrettik. Bir yandan da düşündük; bir daha “ah belim ağrıyor”, “Bütün gün masa başı çalıştım, boynum ağrıyor” demek ayıp. Pilates hocasına, “20 yapmasak da 10 mu yapsak acaba?” diye yalvarmak yok. Kadın sahnede zıplarken, tırmanırken, takla atarken elimde olmadan düşündüm; annemden bir yaş büyük, canım annem o iplerin üstünde yürüyebilir mi? Peki, ben? O ayakkabıların bile üstünde yürüyemem. Bir daha bana kimse Ajda demesin ve Hülyacım, ters ışık falan yok, onlar bildiğin selülit. Deal with it.

Statica gecenin sorusunu daha konserde sordu: “Bu kadın insansa, biz neyiz? Biz insansak, bu kadın ne?”

Bugün günlerden Madonna

7 Haz

İlk günden biletleri alınan, aylardır “hadi gelsin” diye beklenen konser günü nihayet geldiii. Heyecan dorukta. Nasıl, ne zaman, kaçta gidilecek diye planlar yapılıyor. Ben İstanbul’daki ilk konserini, annemler yanımda “bir büyük olmadan” gitmeme izin vermediği için (evet anne, duy sesimi) ve neredeyse anneanneme kadar yaşı 18’in üzerindeki her tanıdığıma yalvarmama rağmen birini bulamadığım için kaçırmıştım. Yıllardır o günü hatırladıkça içim kan ağlar, acım bir türlü dinmez. Ama! sevgili statica bu gidişe bir dur dedi ve her şeyi organize edip, konserle ilgili bizi günbegün bilgilendirdi. Ona teşekkürü bir borç bilirim:)

“Who’s That Girl?” Jurgen Vollmer, April 1987 (via Life)

“When I’m hungry, I eat. When I’m thirsty, I drink. When I feel like saying something, I say it.”

“A lot of people are afraid to say what they want. That’s why they don’t get what they want.”

“I am tough, ambitious, and I know exactly what I want. If that makes me a bitch, okay.”

“Better to live one year as a tiger, than a hundred as a sheep.”

Yüzyılın aşkı bir aldatmaca mı?

29 May

W.E filmini neredeyse kimse beğenmemiş. Eleştirileri okuyunca, bazılarının direkt yönetmenin kimliğiyle alakalı olduğunu düşündüm. Acaba filmi Madonna değil de bir başkası çekseydi, eleştiriler gene bu kadar sert olur muydu?

“Madonna soğuk ve duygusuz bir oyuncu, bu onun yönetmenlik tarzına da yansımış.” (Chris Tookey / Dailymail)

“İnsan Madonna’nın ikinci uzun metraj denemesi W.E’yi izleyince, pop-star hayatından sıkıldığında başka yaratıcı dışavurumlar bulması için dua ediyor. (Betsy Sharkey / Los Angeles Times)

via Vanity Fair

Andrea Riseborough (Wallis Simpson) & James D’Arcy (Edward)

Farklı dönemlerde yaşayan iki kadını ele alan senaryo, zaman zaman anlamsız bir hâl alsa da (Wally’nin Sotheby’s’e yaptığı bitmek bilmeyen ziyaretler, iki kadının gerçeküstü karşılaşmaları vs.); kostüm, dekor, oyunculuklar ve sinematografi açısından tek kelimeyle kusursuz. Wallis Simpson ile Galler Prensi Edward’ın ilişkilerinin fark edildiği ve Schiaparelli‘nin önemli bir rol oynadığı yemek sahnesi ise çok etkileyici.

via Vanity Fair

Wallis Simpson; Edward ile evlenmeyi kafasına koyan, yeni güç dengelerinin kurulacağına inandığı Avrupa’da Hitler ile yakınlığını koruyan dominant, dediğim dedik ve etkileyici biri olarak tanınır. Madonna ise, Wallis Simpson’ı farklı bir açıdan ele almış: Evlenmelerinin getireceği sonuçların bilincinde olan ve Edward’ı uyaran, sonunda da ölene kadar “Peter Pan” olarak kalacak bir adam ile evlenerek bir fanusun içine hapsolan bir kadın.

Abbie Cornish (Wally Winthrop)

Günümüzde yaşayan Wally de aynı kaderi paylaşıyor (Kim bilir, belki hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını söylerken, yönetmen biraz da kendinden bahsediyor). Başarılı bir psikiyatrist olan kocası için kariyerini bırakan Wally’e herkes ne kadar şanslı olduğunu söyleyip duruyor. İyi de adam karısının önünde başkalarıyla flört ediyor, eve neredeyse hiç uğramıyor, kadını dövüyor, ciddi bir içki problemi var ve karısıyla bir türlü sevişemiyor. Bunun neresi şans, anlamadım:)

via Vanity Fair

İngiltere’de “yüzyılın aşkı” üstüne ne zaman konuşulsa, konu daha çok Edward’ın Wallis’e duyduğu büyük aşk ve bunun sonucunda da tahttan feragat etmesi yönünde ilerler. Wallis içinse, prense değil, güce ve paraya aşık bir kadın portresi çizilir. Ancak filmde, ikisinin de birbirine herhangi bir aşk beslediğini görmek zor. Sanki Madonna yaptığı yoğun araştırmanın sonucunda, bunun bir peri masalı olmadığını fark etmiş ve karakterlerinden uzaklaşmış gibi. Dolayısıyla, bir türlü bu iki kişinin neden beraber olduğuna anlam veremiyorsunuz. Güç tutkusu? Sorumluluktan kaçma isteği? Yalnız kalma korkusu? Aşka aşık olma hâli? Tükürdüğünü yalamama durumu? Neyse ne, aşk olmadığı kesin. Zaten tarihe geçmiş aşk hikâyelerinin altını biraz kazıyınca, çoğu biraz hayal kırıklığı değil midir? Napoleon ve Josephine, Sisi ve Franz Joseph, VIII. Henry ve Anne Boleyn…

Windsor Dükü ve Düşesi

via Conde Nast

Paris, 1967 (Patrick Lichfield)

Not₁: Filmde Coupling dizisinin “Shadayim” karakterini ve Haluk Bilginer’i görmek tam bir süpriz.

Not₂: Abbie Cornish’in oynadığı Bright Star filmini tavsiye ederim.

Şimdi Los Angeles’da Olmak Vardı

19 May

Mayıs ayı boyunca Walt Disney Konser Salonu’nda Mozart’ın Don Giovanni operası sahneye konacakmış. Seyredenler bilirler; Don Giovanni beş para etmez herifin tekidir ve tam “Gossip Girl” tadında bir karakterdir. Bir sahnede, kalbini kırdığı bir kadından kurtulmak için uşağını devreye sokar. Uşağı da, arkasından üzülmeye değmeyeceğini kadına anlatmaya çalışır ve örnek olarak da baştan çıkardığı kadınların bir listesini verir: Italya’da 640, Almanya’da 231, Fransa’da 100, Türkiye’de 91, İspanya’da 1003. Eh, biz Türk kadınları namusumuzla biliniriz 🙂

Orkestra şefi, sahnedeyken saçlarına bakmaya doyamadığımız Gustavo Dudamel. Şimdi ise işin ilginç kısmı geliyor; dekorları Frank Gehry, kostümleri de Rodarte’nin kurucuları Kate ve Laura Mulleavy yapmış. Los Angeles’lı okurlarıma sesleniyorum 🙂 oldu da gidip görürseniz, bizimle de paylaşın… O güne kadar, elimizde sadece Mulleavy kızkardeşlerin çizdiği taslaklar var.

Ne demek istediğimi sanırım bundan daha iyi bir fotoğraf anlatamazdı

65. Cannes Film Festivali Soruları

17 May

16- 27 Mayıs tarihleri arasında sürecek olan festivalin basın grubunda yer alsaydım soracağım sinema ile uzaktan yakından ilgisi olmayan soruların ilk bölümü:

1 – Festivale oynadığı hiçbir film ile katılmayan Eva Longoria, nasıl bir özgüven patlaması yaşıyor ki kırmızı halıda en görkemli kıyafeti giyiyor?

2 – Kendisini Wonderbra reklamları ile tanıdığımız manken Eva Herzigova, neden her sene davet ediliyor?

3 – Lana Del Rey’e niçin kimse saçını kes demiyor?

Şanghay Ekspres

17 May

Evet, uzunca bir aradan sonra Şanghay yazısını en sonunda yayınlayabiliyorum. Öncelikle, doğa meraklılarına tavsiyem, Mandarin Yu Bahçesi‘ne gitmeleri.

Babasını yaşlılığında mutlu etmek için bir adamın tasarladığı bu bahçe insana, “Ne evlatlar var,” dedirtiyor. Mandarin Yu Bahçesi’ne yakın olan Çin’in en önemli üçüncü eczanesi Tong Han Chun Tang, geleneksel Çin tıbbı ile ilgilenenler için enteresan olabilir.

Tong Han Chun Tang

Açıkçası gitmeden önce sıkı bir alışveriş yapmayı planlıyordum, ancak rehberimizin uyarısı ile yıkıldım. İlaçlar, doktorların yazdıkları içeriğe göre karıştırılıyormuş. Yani, kafana göre bir şey almak yok, mazallah gidiverirsin. Özetle, önce iyi bir Çinli doktor bulun!

Jade Buda Tapınağı

Jade Buda Tapınağı’nda gruptaki herkes, hayatlarında gördükleri en güzel Buda heykeli ile karşı karşıya olduğunu itiraf etti. Yeşim taşından yapılmış olan bu heykelin yüzündeki ifade o kadar güzeldi ki, uzun bir süre bakmaya doyamadık. Ve tabii ki, fotoğrafını çekmek yasaktı.

Suzhou

Ertesi gün, doğunun Venedik’i olarak bilinen Suzhou şehrine gidiyoruz. Yaptığımız kanal turunda, gerçekten de 20 küsur yıl önce Venedik’e gittiğimdeki deneyimi yaşadım. Bir yandan fotoğraf çekmek, diğer yandan nehirden gelen pis kokuyu tıkamak için çeşitli akrobatik hareketlere başvurdum. Bu kanal turu yerine, sokaklarda turlamanızı tavsiye edebilirim.

İpek endüstrisinin merkezi olan 2500 yıllık bu şehir, 2 milyon nüfusa sahip. Suzhou İpek Fabrikası ise, kesinlikle görülmesi gereken bir yer. Daha gitmeden, herkes buradan ipek yorgan almamızı öğütlemişti. İyi de nasıl taşıyacağız? Vakumluyorlar. Rehberin anlattığına göre, Lady Diana ve Prens Charles’ın çeyizi bile buradan alınmış. Bizim ne eksiğimiz var:) Şöyle düşünün; 1m² ipek için 800 koza, bir yorgan için 8000 koza gerekiyor. Eskiden her gün sadece 2,54 cm yapılabiliyormuş, bugün bilgisayarlarla daha hızlı örmek mümkün.

Ardından gittiğimiz, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki Humble Administrator’s Garden‘ı gezerken, benim açımdan şaşırtıcı bir bilgi de öğrendim. “Bonsai” diye bilinen küçük saksılarda yapılan ağaç budama sanatı, Japonya’da değil, Çin’de ortaya çıkmış. Penjing adıyla biliniyor ve en az üç yıl gibi bir süre eğitim aldıktan sonra öğreniliyor.

Çinlilere göre, eğer şanslıysan; Suzhou’da doğarsın, Hangzhou‘da yaşarsın, Guangzhou‘da yersin ve Luzhou‘da ölürsün. Diğer yerlere gitmediğim için, kesin bir şey söyleyemeyeceğim:) Ama günümüzde gençler bu deyimi biraz değiştirmişler: Amerikalılar gibi para kazan, Çinliler gibi ye, Japon karın olsun, İngilizlerin evinde otur. Bunu Türkiye’ye uyarlamak isteyen var mı?


Not: Akşam yemekleri için gittiğimiz, T8 Restoranı ve M on The Bund’ı tavsiye edebilirim.