Arşiv | Kültürlenirken… RSS feed for this section

Hindistan Foto Günlükleri – 2

14 Ara

IMG_4570

Hindistan ile ilgili bir yazı, dans eden kobra görüntüsü olmadan eksik kalırdı 🙂

Jaipur, artık klimalara teslim olup faranjit olduğum ve Hintli bir doktor tarafından tedavi edilme macerasını da yaşadığım yer olarak ömür boyu anılarıma kazındı. Antibiyotiklerle bir filin tepesinde çıktığım Amber Kalesi de, benimle aynı zamanlarda tatil yapma talihsizliğinde bulunan diğer turistlerin hafızalarına kazındı. Zira tüm hayatımı fil üstünde geçirmişçesine adama işini öğretmeye kalktım (Yavaş git, ortadan git, yapma file öyle bozulacak…) ve bildiğim bütün duaları yüksek sesle saydım.

IMG_4509

Birazdan o uzakta giden fillerden birinin üstünde oturacak olmanın panik atakları ile çekilmiş bir kare. Fotoğrafların hepsi üstüne tıklayınca büyüyor.

IMG_4522

IMG_4600

IMG_4612

IMG_4630

IMG_4633

Öğle yemeği veya çay içmek için gidebileceğiniz Rambagh Palace ise rüya gibi bir otel.

IMG_4670

IMG_4676

Agra yolunda gezdiğimiz Fatehpur Sikri, Moğol İmparatoru Akbar’ın kurduğu, ancak 12 yıl sonra su sıkıntısı yüzünden terk ettiği büyüleyici bir hayalet şehir.

IMG_1455

IMG_1467

IMG_1457

Haftaya Taj Mahal…

Hindistan Foto Günlükleri – 1

11 Ara

Genelde yeni bir ülkeye gittiğinizde, geleneksel kıyafetleri içinde birini görürseniz, beraber fotoğraf çektirmek için rica minnet o kişiyi ikna etmeye çalışırsınız, di mi? Çin’de insanlardan neredeyse dayak yiyecekken, burada onların benimle fotoğraf çektirmek istediklerini görünce şok geçirdim. Şu anda yüzlerce Hintlinin facebook albümlerinde sırıtan bir resmimin olmasının haklı gururunu yaşıyorum. Muhtemelen bazılarının çok yakın arkadaşı, bazılarının ise peşinden onca yolu tepen sevgilisiyim.

Hindistan ile ilgili internette milyonlarca bilgi var. Bu yüzden az yazı, bol fotoğraf koymaya karar verdim. Resimlerin hepsi üstüne tıklayınca büyüyor. Umarım gününüze renk katarlar 🙂

Kutup Minaresi

Delhi’de ilk gün gezdiğimiz yerlerden en çok zihnime kazınanlar: Müslümanların Delhi’deki son Hindu kralını yenmesi şerefine 1193 yılında yapılan ve yüksekliği 73 metre olan Kutub Minaresi ve hemen yanındaki Hindistan’da yapılan ilk cami olan Kuvvet-ül İslam Camisi.

IMG_4262

Gandhi için yapılan anıt mezar Raj Ghat insanı sadeliği ile büyülüyor.

IMG_4349

Ertesi gün ise Hindistan’ın en büyük camisi olan Cuma Mescid’e gittik. Meşhur Taj Mahal’in beyaz atlı jönü Şah Cihan tarafından yaptırılan bu camiye girdiğinizde, karşınıza 25 bin kişinin namaz kılabileceği devasa bir avlu çıkıyor ve işte o an, nefesiniz kesiliyor.

IMG_4297

Cuma Mescid

IMG_4320

IMG_4313

IMG_4324

Camiden çıkınca, büyük bir heyecanla rikşa’lara bindik ve Chawri Pazar Yolu’nun daracık, hareketli sokaklarına daldık. Bazı şeyler anlatılmaz yaşanır derler ya hani, ben de burada tek tek karşılaştığımız bütün “kokulu” anları anlatmak yerine gidin kendiniz ilk elden tecrübe edin derim.

IMG_4594

Bir adet rikşa

Delhi ile ilgili birkaç not:

  1. Akşam yemek yediğimiz yerlerden birini mutlaka ve mutlaka tavsiye ediyorum: Bukhara. Boynunuza kocaman bir önlük bağlıyorsunuz ve dünyanın en lezzetli yemeklerini elle yiyorsunuz.
  2. Vaktiniz olursa, Modern Sanat Müzesi’ni tavsiye ederim. Ama maalesef kötü aydınlatma ve yetersiz açıklamaları ile çoğu kapalı olan toz içindeki Ulusal Müze tam bir düş kırıklığıydı.

IMG_4388

IMG_4395

IMG_4387

Göller şehri Udaipur, balayı için biçilmiş kaftan. Damat adayınız yok ise, dünyanın en eski hanedanlarından Mewar kraliyet ailesinin halihazırda bekar bir oğlu var. Udaipur prensesi olmak işten bile değil.

Lakshyaraj Singh Mewar isimli bu boz delikanlının ailesine ait olan Şehir Sarayı rüya gibi. Benden söylemesi…

IMG_4449

IMG_4450

Udaipur’da fotoğraf çekerek ve zırt pırt yanından geçen arabalardan korunarak gezdiğimiz sokak araları tatilin en keyifli bölümüydü.

IMG_4477

IMG_4482

IMG_4489

IMG_4497

Ulu orta öpüşmek

26 Eyl

Geçenlerde metroda bir çift gördüm, ikisi de farklı yönlere gitmeden önce birbirlerini ne kadar sevdiklerini ya da arzuladıklarını gösterme ihtiyacı duymuşlardı. Refleks olarak kafamı çevirdim. Kibarım ya… Ama bir yandan da kendimi bakmaktan alıkoyamadım. Acaba ne kadar süre için ayrılıyorlardı? 5 dk, 3 saat, 2 hafta, 4 ay, 7 yıl… İlişkinin hangi evresiydi? 5 dakika ise kesiiin cicim aylarıdır, kimse kimseyi kandırmasın. Belki de yasak aşk yaşıyorlardı.

Bizim ülkede, İngilizce’de PDA diye bilinen bu ulu orta sevgi gösterileri pek olmaz. Tabii insan işinden eve dönerken pat diye bir Fransız filmi ile karşılaşınca şaşırıyor. Seyirci olarak yapabilecekleriniz kısıtlı, ne de olsa interaktif bir film seyretmiyorsunuz 😉 Alternatifler: “Olan var, olmayan var” sendromu, “Biz niye hâlâ böyle değiliz” iç geçirmeleri, “Ay ne romantik!” edaları veya “Aile var” azarlamaları.

Elimde çekirdek onları seyrederken, aklıma bu tutku anını yansıtan ünlü fotoğraflar geldi. Tam 14 Ağustos 1945 günü, insanlar Times Meydanı’nda II. Dünya Savaşı’nın sona ermesini kutlarken, Alfred Eisenstaedt bu meşhur kareyi yakalamış: “Böyle bir günde ne yapsam sıyırırım,” düşüncesindeki bir denizci, yolda yürüyen bir kadını çekip pat diye öpmüş. Ve tabii ki tokadı yemiş! Bu da hikâyenin fotoğrafta olmayan kısmı.

Bir başka efsane fotoğrafın çekilmesinde, gene Life dergisinin payı büyük. Robert Doisneau, 1950 yılında derginin görevlendirmesi ile Paris’li aşıkları çekmek için yollara düşmüş ve Hôtel de Ville yakınlarında bu romantik öpüşme anını yakalamış.

Maalesef hikâyenin devamında, “ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar…” yok. Her şey 1993 yılında fotoğraftaki kadının gün yüzüne çıkıp, 18.000 dolarlık tazminat davası açmasıyla ortaya çıkmış. Mahkeme sonuçsuz kalmış, ama Robert Doisneau fotoğrafın kurgulandığını; kadını ve o zamanki erkek arkadaşını sokakta görüp, poz vermeleri için ikna ettiğini itiraf etmek zorunda kalmış. Şu fotoğrafa baktığınızda aklınızdan ne geçiyor? “Kadına ne oluyor? Yüzü bile gözükmüyor. Biri para alacaksa, bu adam olmalı. Karizmaya bak!” olabilir mi?

Sonuçta, herkese Paris’e gidip şapur şupur öpüşmeleri için ilham veren bu romantik çift 9 ay sonra ayrılmış.

Benim aklıma başka fotoğraf gelmiyor, ya sizin?

40. Yıl Hatırası

2 Tem

27 Haziran akşamı, İKSV’nin 40. yılını kutlamak için Hasköy İplik Fabrikası’nda bir gece düzenlendi. Vakıf, hâlâ çalışmakta olan veya ayrılmış her kademeden çalışanını fark gözetmeden davet etti. Yaratıcı fotoğraf karelerine fon olan “40. Yıl Hatırası” yazılı siyah bir pano karşıladı bizleri. Törenin/partinin yapılacağı iç mekâna kadar kırmızı halılar serilmiş, yolun her iki tarafına eski fotoğraflar yansıtılmıştı.

İKSV’nin bütün tanıtım filmlerini hazırlayan Selçuk Metin, bir kez daha izleyenleri büyülemeyi, güldürmeyi, hüzünlendirmeyi başardı. 10 yılın üstünde çalışanlara Bülent Eczacıbaşı tarafından ödül verilen törende yapılan konuşmalar, sanırım herkesin hafızasında yerlerini aldı. Tek tek her konuşma yapanın kişiliğine, konumuna, tecrübelerine göre farklılık gösteriyordu, ama hepsi özünde aynı şeyi söylüyordu: İKSV bir okuldur. Evet, İKSV hem çalışanı hem de izleyicisi için bir okuldur. Ben de bir izleyici, çalışan ve şimdi tekrar izleyici olarak bu okuldaki eğitim hayatıma devam ediyorum.

Hangi etkinliklere gideceğine karar vermekten bilet alma sürecine, İstanbul gibi bir kaosta ulaşımı organize etmekten vaktinde orada olmak için panik içinde koşturmaya kadar aslında her şey “şenliğin” bir parçasıdır. Sonunda da bir yere oturup, heyecan içinde, tanık olduğun konser/film/oyun/sergi hakkında dostlarınla sohbet etmek ise festival izleyicisinin en temel keyfidir.

Not: Her zaman farklı, eğlenceli organizasyonlar düzenleyen Vakıf, bir kere daha çalışanlarına ayrıcalıklı olduklarını hissettirdi. Gece ile ilgili tek eleştirim, hatıra olarak dağıtılan tişörtlerin forma kumaşından yapılmış olmasıydı. Eğer IKSV Futbol Takımı kurulmayacaksa, bu fışır fışır kumaş niye?

Bugün benim doğum günüüüm!!!

26 Haz

Ama bu yazının bu konuyla hiçbir alakası yok 🙂 Sadece içimden geldi yazmak. İnsan acayip havaya giriyor doğum gününde. Arayan, soran, mesaj atan… Akşam da pasta yiyorsun, daha ne olsun?

Bu yazı ise Paris’in devamı, hâlâ süren iki sergi hakkında ama bunlar bildiğiniz sıkıcı sergilerden değil. Paris’teyken, Degas’nın nüları ve Matisse’in “Pairs and Sets” sergilerinin dışında, müze gezmeyi sevmeyenleri bile cezbedecek iki sergi gördüm.

 Grand Palais 

İlki, 1920 doğumlu Helmut Neustädter’in sergisiydi. Nazi Almanyası’ndan kaçıp Avustralya vatandaşı olan Helmut, hepimizin bildiği Newton soyadını da o zaman almış. Vogue, Harper’s Bazaar, Playboy gibi sayısız dergiye çektiği fotoğraflarının ortak özelliği erotik, sadomazoşist, fetişist içerikleri. Seçtiği modeller, seksenlerden bekleneceği ölçüde heykelsi, seksi ve kadınsı. Son yıllarını geçirdiği Chateau Marmont otelinin park yerinden çıkarken ani frenle duvara çarpıp 83 yaşında hayata veda eden Newton, hâlâ en çok taklit edilen fotoğrafçılardan biri. 30 temmuz’da bitecek olan bu sergiyi kaçırsanız bile, Berlin’e yolunuz düşerse, Helmut Newton Foundation‘a uğrayabilirsiniz.

Görevlinin “Fotoğraf çekmek yasak!” bağırtısıyla panik olup sergiden çekebildiğim tek kare:)  

Karısı ve mankenler ile birlikte bir otoportre, 1981

Catherine Deneuve, 1976

David Lynch & Isabella Rossellini, 1986 (Blue Velvet)

A Scene from Pina Bausch’s Ballet, 1983

Big Nude III (Henrietta), 1980

Bu fotoğrafı görünce önünden ayrılamadık ve bir kere daha fark ettik ki, Charlotte Rampling gelmiş geçmiş en güzel kadın. (1973)

Diğeri ise, eylül ayında sona erecek olan “Louis Vuitton-Marc Jacobs” sergisi. Günümüzde Louis Vuitton deyince, aklımıza bir şahıstan önce modaevi geliyor. Hâlbuki Louis, iyi niyetli bir girişimci. 1854’te, dönemin ünlü modacısı Worth’ten giyinen bayanların birkaç parçadan oluşan kıyafetlerini taşıyabilmeleri için sağlam ve hafif valizler yapıyor. Bugün bazılarının bayıla bayıla aldığı, bazılarının da “zevksizlik” olarak gördüğü monogram tasarımlı valizler ve çantalar ise mecburiyetten çıkıyor. Kısa sürede, taklitleri o kadar çoğalıyor ki, Louis ve oğlunun kafası atıyor, “LV”yi basıyorlar çantaların üstüne.

Sergi broşürü

Sergide gösterilen valizlerin hepsi birbirinden güzeldi, ben özellikle içinden yatak çıkanı beğendim. Uçak mı rötar yaptı? Aç yatağını, al kitabını, bir de kokteyl… Tam benlik:) Marc Jacobs 1997’den beri modaevinin başındaymış, günümüzde her 2-3 sene de bir sektör içinde yaşanan sirkülasyon düşünüldüğünde büyük bir başarı.

Serginin özellikle küratörünü kutlamak gerek; duvarlardaki alıntılar, video enstalasyonları, kıyafetlerin sunumu bir bütün olarak insanı içine çekiyor.

Les Arts Decoratifs

mini Paris rehberi

22 Haz

“In Paris, everyone wants to be an actor; nobody is content to be a spectator.” – Jean Cocteau

Paris, Fransızca bilmeyenler için hâlâ bir cehennem olabiliyor, ama Fransızların eskiye nazaran daha yardımsever oldukları kesin. Elimizde harita görünce, “Yardımcı olabilir miyim?” diye gelen Fransız’la da tanıştım ya, gözüm arkada kalmaz.

İlk defa gidenlere, bol şans demek istiyorum. Her yer o kadar kalabalık ve gidecek o kadar çok yer var ki, yolunmuş tavuk gibi koşturuyorsunuz. En iyisi, bir seferde her şeyi yapacağım hayalini bir yana bırakıp, önceliklerinizi sıralamak. Eğer ilk ziyaretinizde Louvre, d’Orsay, Notre-Dame, Champs-Elysées (Arc de Triomphe), Eiffel Kulesi, Montmartre (Basilique du Sacré Coeur), Versailles Şatosu’nu yapabiliyorsanız, helal olsun size! Bir de Disneyland var ki bize de açılacakmış yakında, bence boş verin gitsin. Eğer dedikodular doğruysa ve 2015’te Disneyland’ın içinde Star Wars Land açılırsa, o zaman cümbür cemaat yollara düşeriz zaten.

Vote Star Wars Land!

Napoleon’un mezarı

Centre Pompidou

Centre Pompidou

Musée Rodin

La Cathédrale

Musée de l’Orangerie

Musée de l’Orangerie

La Cinémathèque Française

Yetmez diyorsanız; Napoléon’un mezarı için Les Invalides, Modern sanat için Centre Pompidou, Auguste Rodin ve Camille Claudel için Rodin Müzesi, Monet’nin nilüferleri için Musée de l’Orangerie ve sinema meraklıları için La Cinémathèque Française… Kesin unuttuğum bir şeyler vardır. Bir de krem şantinin keşfedildiği Chantilly Şatosu ve Claude Monet’nin evi/bahçesi varmış ki bana hiç kısmet olmadı.

Tuileries

Her yurt dışı gezisi için geçerli olan iki şık vardır: Ya at gibi koşturup görebildiğin kadar yer göreceksin ya da gittiğin şehrin keyfini çıkartarak gezeceksin. Benim ikincisini yapabildiğim az görülmüştür. Ama Paris, seneler içinde gide gele bir şekilde rayına oturduğu için, artık uzun öğle yemekleri ve parklarda dolaşmak mümkün oluyor. Gene de bir kere sadece müzeler için gitmek istiyorum.

Musée d’Orsay

Notlar:

– Louvre ve d’Orsay müzelerini gezeceklere tavsiyem, internetten araştırıp rehberli turlara katılmaları. İki saat süren bu turlarla en azından gezmesi bir ömür süren bu müzelerdeki en önemli eserleri “kaybolmadan” görebilirler.

Restaurant Georges

– Hem manzarası hem de yemekleri açısından Centre Pompidou’nün üst katındaki “Georges” yorucu bir müze turunun ardından ilaç gibi geliyor. Yaz aylarında rezervasyon yaptırmanız gerekebilir.

– Bir pazar ayinine katılmak ve muhteşem bir kilise orgu dinlemek isterseniz, Église de la Sainte-Trinité hem görkemli hem de ulaşım açısından çok kolay.

– Ohhh Champs-Elysées’yi hızlıca gezin, alışveriş-yemek-içki için asıl Le Marais‘ye gidin. İki öneri: Nedense İngilizce menüsü bulunmayan Les Philosophes tam bir Fransız bistrosu. Kesin kesin kesin gitmeniz gereken La Belle Hortense, hem bar hem de bir kitapçı.

“Paris loves lovers” – Silk Stockings (1957)

– Eğer hava güzelse, marketten 1-2-3 şişe şampanya ve iki plastik bardak alın, Pont des Arts’a gidin ve köprü üstü piknik yapan Fransızlarla kaynaşın.

L’Avenue

– Falafel 🙂 yerine bir akşam da şık bir yerde yemek istiyorsanız, L’Avenue bu iş için çok uygun. Yalnız rezervasyonu mümkünse dışarıya ya da giriş katına yaptırın ki gelen gideni görün. Web sitesindeki tanıtım filmi atmosferi hakkında bir fikir verecektir. Restoran, Mata Hari’nin 1917’de tutuklandığı meşhur Hotel Plaza Anthénée’nin hemen dibinde.

– Öğlen tam bir Parisienne gibi yemek istiyorum diyorsanız, Brasserie Lipp‘e gidin. Şort giymeyin:) ve alta katta oturmak için yaygarayı koparın. Turistleri hep üste atıyorlar, o zaman da filmi kaçırıyorsunuz. Çünkü burada her öğlen, birazdan Yves Montand siparişinizi almak için yanınıza gelecekmiş gibi, “Garson!” filminden sahneler yaşanıyor.

– İstridye, midye veya Fransız usulü pişen etler için 1686’dan beri hizmet veren Le Procope‘u tavsiye edebilirim.

Kong

– Geleneksel Fransız mutfağından sıkıldıysanız, öğle veya akşam yemeği için gidebileceğiniz Kong hem şık hem eğlenceli bir restoran. Phillippe Starck‘ın tasarladığı iç dekorasyonu “Sex and the City“nin Paris bölümlerine bile mekân oldu. Sigara tiryakileri için de bir alan yaratılmış.

Paris metrosu

– Sizce de Paris’te metrolar çooook hızlı gitmiyor mu? Yoksa bizimkiler mi yavaş?:) Metroda hırsızlık olaylarına da ayrıca dikkat! Kısacası ilk bulduğunuz koltuğa oturun, başınızı eğin ve çantanıza sıkıca sarılın:)

Son olarak, eğer Paris’te yaşıyorsanız, metroyu boş verin ve bu arabalardan birini kullanın!

Şimdi Los Angeles’da Olmak Vardı

19 May

Mayıs ayı boyunca Walt Disney Konser Salonu’nda Mozart’ın Don Giovanni operası sahneye konacakmış. Seyredenler bilirler; Don Giovanni beş para etmez herifin tekidir ve tam “Gossip Girl” tadında bir karakterdir. Bir sahnede, kalbini kırdığı bir kadından kurtulmak için uşağını devreye sokar. Uşağı da, arkasından üzülmeye değmeyeceğini kadına anlatmaya çalışır ve örnek olarak da baştan çıkardığı kadınların bir listesini verir: Italya’da 640, Almanya’da 231, Fransa’da 100, Türkiye’de 91, İspanya’da 1003. Eh, biz Türk kadınları namusumuzla biliniriz 🙂

Orkestra şefi, sahnedeyken saçlarına bakmaya doyamadığımız Gustavo Dudamel. Şimdi ise işin ilginç kısmı geliyor; dekorları Frank Gehry, kostümleri de Rodarte’nin kurucuları Kate ve Laura Mulleavy yapmış. Los Angeles’lı okurlarıma sesleniyorum 🙂 oldu da gidip görürseniz, bizimle de paylaşın… O güne kadar, elimizde sadece Mulleavy kızkardeşlerin çizdiği taslaklar var.

Ne demek istediğimi sanırım bundan daha iyi bir fotoğraf anlatamazdı