Arşiv | Okurken… RSS feed for this section

Natali

2 Eki

Her sabah kalkar kalmaz aklıma ilk gelen şey, “Acaba akşam ne yesem?” olur. Beni çalışırken motive eden tek düşünce de budur. Yemek yemeye meraklı olmayanları anlamakta zorlanırım. Bizim grupta, televizyonun karşısına hazırlanan bir masa bile keyifli olmalıdır. Bu yazıyı, yemek yapmayı ve yemeyi sevenler için yazıyorum. Hatta yemek yaptırmayı sevenler de okusun. Etrafınızda benim gibi sipariş almaya meraklı biri varsa, kitabı ona verirsiniz. Zaten herkes yemek yapacak diye bir kural yok. Asıl büyük yetenek, önüne ne kadar başarısız bir yemek konulursa konulsun iltifat etmeyi becerebilmekte.

Geçen yazdan beri içindeki çoğu tarifi denedim, hepsi tuttu. Hiçbirini yapmasanız bile, Can Cömert’in çektiği fotoğraflara bakmaya doyamayacaksınız. Kağıdı, kapağı, tasarımı ile bir koleksiyon kitabı.

“Benim için bir sevgi kitabı bu. Anneme karşı bir minnet duygusu. Ona ithafen yazdım. Paylaşmanın, birlikteliğin ve dostluğun önemini vurgulamayı amaçladım. Bunun benim için ne kadar değerli olduğunu hem aileme hem çocuklarıma göstermek istedim.” –Milliyet Cadde

40’ında aşık olmak

27 Eyl

Geçenlerde karşılaştığım bu fotoğrafı paylaşmak istedim. İki insan bu kadar mı cool olabilir… Temmuz ayında Vogue’da çıkan röportajları, senelerin ikisinden de hiçbir şey götürmediğini kanıtlıyor.

Kanat Atkaya’nın gazete yazısından yola çıkarak Richards’ın anılarını okumuştum: Life. Hâlâ okumadıysanız şiddetle tavsiye ederim. Tüm kitabı ağzınız bir karış açık halde, kahkahalarla gülerek okuyacaksınız. En son Breaking Bad dizisinin senaristi ile yapılan bir röportajı seyrediyordum. Ünlülerden konuk oyuncu olarak diziye kimi isterdiniz sorusuna, “Hayalim Ketih Richards’ın gelmesi,” dedi. Eh, konuya cuk diye oturacağı garanti!

İşte Keith’in Patti ile ilişkileri başladıktan sonra not defterine yazdıkları. Dünkü yazımdan sonra, bu belki aşk meşk ilişkilerinde biraz daha umut verici olur 🙂

Incredibly I found a woman. A miracle! I’ve pussy at the snap of a finger but I’ve met a woman! Unbelievably she is the most beautiful (physically) specimen in the WORLD. But that ain’t it! It certainly helps but it’s her mind, her joy of life and (wonders) she thinks this buttered junkie is the guy she loves. I’m over the moon and peeing in my pants. She loves soul music and reggae, in fact everything. I make her tapes of music and almost as good as being with her. I send them like love letters. I’m kicking 40 and besotted.

Ulu orta öpüşmek

26 Eyl

Geçenlerde metroda bir çift gördüm, ikisi de farklı yönlere gitmeden önce birbirlerini ne kadar sevdiklerini ya da arzuladıklarını gösterme ihtiyacı duymuşlardı. Refleks olarak kafamı çevirdim. Kibarım ya… Ama bir yandan da kendimi bakmaktan alıkoyamadım. Acaba ne kadar süre için ayrılıyorlardı? 5 dk, 3 saat, 2 hafta, 4 ay, 7 yıl… İlişkinin hangi evresiydi? 5 dakika ise kesiiin cicim aylarıdır, kimse kimseyi kandırmasın. Belki de yasak aşk yaşıyorlardı.

Bizim ülkede, İngilizce’de PDA diye bilinen bu ulu orta sevgi gösterileri pek olmaz. Tabii insan işinden eve dönerken pat diye bir Fransız filmi ile karşılaşınca şaşırıyor. Seyirci olarak yapabilecekleriniz kısıtlı, ne de olsa interaktif bir film seyretmiyorsunuz 😉 Alternatifler: “Olan var, olmayan var” sendromu, “Biz niye hâlâ böyle değiliz” iç geçirmeleri, “Ay ne romantik!” edaları veya “Aile var” azarlamaları.

Elimde çekirdek onları seyrederken, aklıma bu tutku anını yansıtan ünlü fotoğraflar geldi. Tam 14 Ağustos 1945 günü, insanlar Times Meydanı’nda II. Dünya Savaşı’nın sona ermesini kutlarken, Alfred Eisenstaedt bu meşhur kareyi yakalamış: “Böyle bir günde ne yapsam sıyırırım,” düşüncesindeki bir denizci, yolda yürüyen bir kadını çekip pat diye öpmüş. Ve tabii ki tokadı yemiş! Bu da hikâyenin fotoğrafta olmayan kısmı.

Bir başka efsane fotoğrafın çekilmesinde, gene Life dergisinin payı büyük. Robert Doisneau, 1950 yılında derginin görevlendirmesi ile Paris’li aşıkları çekmek için yollara düşmüş ve Hôtel de Ville yakınlarında bu romantik öpüşme anını yakalamış.

Maalesef hikâyenin devamında, “ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar…” yok. Her şey 1993 yılında fotoğraftaki kadının gün yüzüne çıkıp, 18.000 dolarlık tazminat davası açmasıyla ortaya çıkmış. Mahkeme sonuçsuz kalmış, ama Robert Doisneau fotoğrafın kurgulandığını; kadını ve o zamanki erkek arkadaşını sokakta görüp, poz vermeleri için ikna ettiğini itiraf etmek zorunda kalmış. Şu fotoğrafa baktığınızda aklınızdan ne geçiyor? “Kadına ne oluyor? Yüzü bile gözükmüyor. Biri para alacaksa, bu adam olmalı. Karizmaya bak!” olabilir mi?

Sonuçta, herkese Paris’e gidip şapur şupur öpüşmeleri için ilham veren bu romantik çift 9 ay sonra ayrılmış.

Benim aklıma başka fotoğraf gelmiyor, ya sizin?

Konumuz porno…

18 Eyl

Ayıldınız mı?

Üniversite yıllarında bir derste, hepimiz amfinin arkalarına gidip gözler açık uyuma becerilerimizi geliştirirken; lektör gözlüklerini taktı, bir kitabı açtı ve yüksek sesle okumaya başladı… “Offff Keşke gelmeseydim, hep bu vicdanım yüzünden, birilerinden notları alırdım. Bir dakika! O da ne? Penis mi dedi? Yok canım, senin kafana vurdu, olan bu!” Çaktırmadan yandakine bakıyorum, o da göz ucuyla bana bakıyor. Bu arada hoca tam gaz devam ediyor, adam bildiğin bir seks sahnesini okuyor. Kim hayır diyebilir? “Hocam, ayıp oluyor ama, derse ne oldu?” diye itiraz eden yok. Sonra şak diye kitabı kapatıp, “Ayıldınız mı?” diyor. Hem de nasıl…

Kitap, J. G. Ballard’ın Crash romanı, hani araba kazalarından tahrik olup sevişenler 🙂 1973 yılında yayınlanan bu kitap ve David Cronenberg tarafından yapılan film uyarlaması çok tartışılmıştı. Günümüzde de erotik roman kategorisine giren başka bir roman herkesin dilinde: “Fifty Shades of Grey” ya da Pegasus yayınlarından çevrilen Türkçe adıyla “Grinin Elli Tonu“.

Üçlemenin sonuncusundayım. Öyle bir yazdım ki, sanki Ulysses’i bitirmişim sanırsınız. Evde dalga konusuyum: “Aferin, en sonunda pornoyu keşfettin” . Kitabın bu kadar tutması bu yüzden mi? Kadınlar pornoyu, BDSM’i, buttplug’ları, jiggle balls’ları keşfettiği için mi? Herkes şokta, kafalar karışık: “Biz kadınların ne istediğini tam anlamıştık, yine sil baştan…”

Ben de herkes niye bu kadar şaşırıyor, onu çözemedim. Yani demek ki kadınlar yatakta ne istediğini bilen, fazla konuşmak yerine bunları başarıyla uygulamaya geçirebilen, sadece ama sadece partneriyle sevişmek isteyen ve bunu kadının üstüne atlayarak değil de onu da tahrik ederek yapabilen, çok acıtmamak kaydıyla biraz da haşin olan, monoton bir seks hayatı nedir bilmeyen, zengin, yakışıklı, kaslı, çocuksu, cömert, gür saçlı, beyaz dişli, eğitimli, kibar erkeklerden hoşlanıyorlarmış. Bak sen şu işe:)

P.S. Kitabın konusunun ve karakterlerinin ne kadar kötü yazıldığına değinmeye gerek yok, milyonlarca kişi bunu zaten sağ olsun yaptı. Tabii ki, erotik edebiyat dalında okuyabileceğiniz bir ton daha iyi kitap var. Hatta takip ettiğim blog yazarlarından biri liste bile yapmış. Şöyle bir baktım, neredeyse çoğunu ve daha başkalarını okudum. Ama ben gene de, havanın soğumaya başladığı bu günlerde, battaniyenin altına girip, biraz Christian Grey okumanın bir zararını göremiyorum 😉

“O ne yiyorsa, ben de ondan istiyorum”

28 Haz

R.I.P. (1941-2012)

Kadınlara sesleniyorum… Kaçımız battaniyenin altına girip filmlerini tekrar ve tekrar seyretmedik. Üniversite yıllarında dondurma, şarap, cips, çikolata ve Nora Ephron filmleri ayrılmaz bir bütündü. Bazı sahneleri durdurup baştan izlerdik. Onun filmlerinin mutlu sonla bitmesini severdik. Denemeleri, kitapları, blog yazıları ile en can yakıcı konuyu bile gülümseterek okutan muhteşem kadın Nora, Carrie Bradshaw’dan ve Hannah Horvath’tan önce vardı!

“Ohh … Ohhhh … Ohhhh … YES!”
“I’ll have what she’s having!”

Bu sahne bir film klasiği değil de nedir? Bence ofisteyseniz bile sesini kısmadan ve kulaklık takmadan bir kere daha seyredin 🙂

Geç kalınmış okumalar

27 Haz

Şu son aylarda 90’lı yıllarda bestseller olmuş iki kitap okudum. İkisini de metroda, evde, kuaförde, vapurda elimden bırakamadım. Hatta yemeklerde karşımdaki kişi cep telefonunu çıkardığı an, ben de çantamdan kitabımı çıkarttım. Programlar son anda iptal edilince hiç üzülmedim. Uykusuz kalmak, filmleri kaçırmak, televizyondan bir haber olmak hiç sorun olmadı. Çünkü sürükleyici, iyi yazılmış bir roman okumanın zor yakalanan keyfini yaşıyordum.

İlkini, İrlanda gezim sırasında almıştım: “Angela’s Ashes”. 1999 ylında filme de aktarılan bu otobiyografik kitap Türkçe’ye de çevrilmiş. Eğer siz de benim gibi kaçıranlardansanız, bu yaz açığı kapatabilirsiniz.


Diğeri de “Fatherland”. II. Dünya Savaşı’nı Almanya kazansaydı ne olurdu? İşte böyle bir dünyada geçen gerilim dolu bu romanı okuduktan sonra, yazarı Robert Harris‘e hayranlık duymamak mümkün değil. İnternetten biraz araştırınca, 1993 yılında Türkçe’ye de çevrilmiş olduğunu gördüm, ama enterasan bir şekilde sanırım çok tutmamış. Belki de iyi bir tanıtım yapılamadı. Ne yapın ne edin okuyun derim.

İtalyan bir anneanne ne kadar da tanıdık gelebiliyor?

1 Haz

Jamie’nin “daha iyi bir aşçı olmamız için” çıkardığı dergisini bir arkadaşım vasıtasıyla duymuştum. Beni yemek yapma eyleminden çok yemek yemeğe sevk eden bu keyifli dergi tam bir koleksiyon parçası. Nisan/Mayıs sayısında okuduğum bir yazı o kadar hoşuma gitti ki üşenmedim çevirdim 🙂 Bana, anneannemi ve kendi yemek yapma alışkanlıklarımızı hatırlattı. Bence bu hafta sonu vakit yaratın ve anneannenize, teyzenize, babaannenize gidip onların o meşhur tariflerinden birini öğrenin.

İngiltere’ye, kızım 2007’de ilk çocuğunu doğurduktan sonra doğum izni bitince geldim. Aynısını yapan birçok İtalyan anneanne (nonna) tanıyorum. Torunlarımla İtalyanca konuşmak ve onlara yemek yapmayı öğretmek için buradayım. Altı yaşındaki torunum Allegra tortellini’ye bayılıyor, o yüzden beraber yapıyoruz. Üç yaşındaki torunum Tomasso ise, biz hamuru katlarken makarna aletini çevirmeyi seviyor.

Yemek yapmayı ailemdeki kadınlardan öğrendim. Benim anneannem en iyisiydi. Hâlâ onun öğrettiği tarifleri uyguluyorum, yalnız o zamanki yeme alışkanlıkları farklı olduğundan bazı değişiklikler yapmam icap ediyor. Ne de olsa anneannemin jenerasyonu tarlada çalıştığı için fazla kilolu değildi.

İngiltere’de doğru malzemeyi bulmak çok zor. Buradaki İtalyan kadınlarıyla konuşunca hepsi aynı şeyi söylüyor: “Uygun domatesleri bulamıyoruz!” İtalya’da o kadar çok var ki. Bazen bir parça parmesan’ı kokluyorum ve “Bu hakiki değil, ancak bir bebek,” diye düşünüyorum! Hâlbuki en az 24 aylık olmalı. Gerçi zamanla her şey biraz daha düzeldi. Kızım İngiltere’de ilk taze makarnayı gördüğünde, “Anne, buradaki makarnalar gri!” demişti. Biz İtalya’da, özel olarak mısırla beslenmiş tavukların yumurtalarını kullanırız ki makarnamız sarı olsun. Bu yumurtaları İngiltere’de bulmak epey vaktimi aldı.

Bazen buradaki İtalyan restoranlarının, İngiliz ve İtalyan damak tadını birleştirmek istediklerini düşünüyorum. Örneğin, Tiramisu ve Pannacotta’ya bayılıyorlar. Bunları sadece İngiltere’de gördüm. İtalya’da bu kadar popüler değiller!

İngilizler yemek yaparken İtalyan’lar kadar vakit harcamak istemiyorlar. Biz ragù ve et suyu yaparken, işi aceleye getirmeyiz. Et suyunu 20 dakikada da yapabilirsin, ama dört saatte yaparsan daha lezzetli olur. Örneğin ben 12’de hazır olabilmesi için, tortelini’leri ve et suyunu sabah 7’de hazırlamaya başlıyorum. Vakti zamanında bir İngiliz kadınına yemek yapıyordum ve benden dipfrizine koymak için bir miktar domates sosu yapmamı istemişti. Domates sosu? O kadar çabuk yapılır ki ne gerek var! İngiliz kadınları her şeyi 30 dakika yerine 3 dakikada halletmeyi seviyorlar. İtalyan kadınları yemek yaparken beraber vakit geçirmekten hoşlanırlar. Ben orada yaşarken, görümcelerim ile kızlarımızı yanımıza alıp, ailemize veya partilere kimi zaman altı kilo kadar tortellini hazırlardık. 82 yaşındaki annem hâlâ makarna yapmak için arkadaşlarını çağırır.

Benim geldiğim Modena bölgesinde, çoğu kadın yöresel yemeklerde ustadır ve onlara “rezdore” denir. Bolonya’da ise hamur kelimesinden yola çıkan “sfoglina” diye bilinirler, çünkü uzmanlık alanları makarnadır ve bu konuda oldukça meşhurdurlar. Erkeklerden de yemek yapmayı sevenler çıkıyor, ama büyük emek gerektiren şeylerle uğraşmayı nadiren becerebildikleri için genelde porchetta gibi rostoları yapıyorlar. Zaten bana kalırsa kadınlar makarnada daha iyiler.