Tag Archives: Elsa Schiaparelli

Yüzyılın aşkı bir aldatmaca mı?

29 May

W.E filmini neredeyse kimse beğenmemiş. Eleştirileri okuyunca, bazılarının direkt yönetmenin kimliğiyle alakalı olduğunu düşündüm. Acaba filmi Madonna değil de bir başkası çekseydi, eleştiriler gene bu kadar sert olur muydu?

“Madonna soğuk ve duygusuz bir oyuncu, bu onun yönetmenlik tarzına da yansımış.” (Chris Tookey / Dailymail)

“İnsan Madonna’nın ikinci uzun metraj denemesi W.E’yi izleyince, pop-star hayatından sıkıldığında başka yaratıcı dışavurumlar bulması için dua ediyor. (Betsy Sharkey / Los Angeles Times)

via Vanity Fair

Andrea Riseborough (Wallis Simpson) & James D’Arcy (Edward)

Farklı dönemlerde yaşayan iki kadını ele alan senaryo, zaman zaman anlamsız bir hâl alsa da (Wally’nin Sotheby’s’e yaptığı bitmek bilmeyen ziyaretler, iki kadının gerçeküstü karşılaşmaları vs.); kostüm, dekor, oyunculuklar ve sinematografi açısından tek kelimeyle kusursuz. Wallis Simpson ile Galler Prensi Edward’ın ilişkilerinin fark edildiği ve Schiaparelli‘nin önemli bir rol oynadığı yemek sahnesi ise çok etkileyici.

via Vanity Fair

Wallis Simpson; Edward ile evlenmeyi kafasına koyan, yeni güç dengelerinin kurulacağına inandığı Avrupa’da Hitler ile yakınlığını koruyan dominant, dediğim dedik ve etkileyici biri olarak tanınır. Madonna ise, Wallis Simpson’ı farklı bir açıdan ele almış: Evlenmelerinin getireceği sonuçların bilincinde olan ve Edward’ı uyaran, sonunda da ölene kadar “Peter Pan” olarak kalacak bir adam ile evlenerek bir fanusun içine hapsolan bir kadın.

Abbie Cornish (Wally Winthrop)

Günümüzde yaşayan Wally de aynı kaderi paylaşıyor (Kim bilir, belki hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını söylerken, yönetmen biraz da kendinden bahsediyor). Başarılı bir psikiyatrist olan kocası için kariyerini bırakan Wally’e herkes ne kadar şanslı olduğunu söyleyip duruyor. İyi de adam karısının önünde başkalarıyla flört ediyor, eve neredeyse hiç uğramıyor, kadını dövüyor, ciddi bir içki problemi var ve karısıyla bir türlü sevişemiyor. Bunun neresi şans, anlamadım:)

via Vanity Fair

İngiltere’de “yüzyılın aşkı” üstüne ne zaman konuşulsa, konu daha çok Edward’ın Wallis’e duyduğu büyük aşk ve bunun sonucunda da tahttan feragat etmesi yönünde ilerler. Wallis içinse, prense değil, güce ve paraya aşık bir kadın portresi çizilir. Ancak filmde, ikisinin de birbirine herhangi bir aşk beslediğini görmek zor. Sanki Madonna yaptığı yoğun araştırmanın sonucunda, bunun bir peri masalı olmadığını fark etmiş ve karakterlerinden uzaklaşmış gibi. Dolayısıyla, bir türlü bu iki kişinin neden beraber olduğuna anlam veremiyorsunuz. Güç tutkusu? Sorumluluktan kaçma isteği? Yalnız kalma korkusu? Aşka aşık olma hâli? Tükürdüğünü yalamama durumu? Neyse ne, aşk olmadığı kesin. Zaten tarihe geçmiş aşk hikâyelerinin altını biraz kazıyınca, çoğu biraz hayal kırıklığı değil midir? Napoleon ve Josephine, Sisi ve Franz Joseph, VIII. Henry ve Anne Boleyn…

Windsor Dükü ve Düşesi

via Conde Nast

Paris, 1967 (Patrick Lichfield)

Not₁: Filmde Coupling dizisinin “Shadayim” karakterini ve Haluk Bilginer’i görmek tam bir süpriz.

Not₂: Abbie Cornish’in oynadığı Bright Star filmini tavsiye ederim.

Elsa’dan kadınlara 12 Emir

9 May
Dünkü yazıda bahsettiğim Elsa Schiaparelli, kitabında kadınlara 12 tane (emir demeyelim de) nasihat vermiş. Bugün hiçbir modacının bu kadar sert ve net konuşabileceğini sanmıyorum. En son Karl Lagerfeld, “Adele biraz kilo vermeli,” diye yersiz bir açıklama yapınca kıyamet kopmuştu.
  1. Çoğu kadın kendini hiç tanımadığı için, önce bunu başarmaya çalışmalıdır.
  2. Pahalı bir elbiseyi alıp onu değiştirmeye çalışan kadın, ki genellikle bu girişim talihsiz sonuçlar doğurur, müsrif ve akılsızdır.
  3. Ekseri kadınlar (ve erkekler) renk körüdür. Bu sebeple, önerilere açık olmalıdır.
  4. Unutmayın – kadınların yüzde yirmisinin aşağılık kompleksi vardır. Geri kalan yüzde yetmişi de illüzyonda yaşar.
  5. Yüzde doksanı dikkat çekici olmaktan ve insanların ne diyeceğinden korkar. Bu yüzden de gri giyinir. Farklı olmaya cesaret edilmelidir.
  6. Kadınlar, uzman eleştirisi ve tavsiyesi almalı ve dinlemelidir.
  7. Kıyafetlerini yalnız başlarına veya bir erkeğin eşliğinde seçmelidir.
  8. Asla başka bir kadınla alışveriş yapılmamalıdır. Zira, kadınlar bazen bilinçli olarak, bazen de bilinçsizce kıskançlık yapabilir.
  9. Az ama öz alışveriş yapılmalı, ya da en ucuzu alınmalıdır.
  10. Asla kıyafeti vücuda uydurmaya çalışmamalı, aksine vücudu kıyafete göre terbiye etmelidir.
  11. Bir kadın, her çıkan yeni modayı takip etmek için oradan oraya koşturmak yerine, çoğunlukla tanındığı ve saygı gördüğü tek bir yerden alışveriş yapmalıdır.
  12. Ve faturalarını kendileri ödemelidir.

Doğu Yakasının Oscarları

8 May

Dün akşam New York’ta “Costume Institute Gala” eğlencesi vardı. Bizim saatimizle akşam 1.30’da kırmızı halı ilk defa canlı olarak internet üzerinden gösterildi. Ama ben, seneye çağırdıklarında gidip yerinde görürüm edasıyla koydum kafayı yattım. Sabah merakla millet ne giymiş diye bakınca da, bu kadar paraya ve imkâna nasıl bu kadar rüküş olunabilir diye düşündüm. İşte tek beğendiklerim…

Emma Stone & Alber Elbaz – Lanvin

Phil Collins’in muhtemelen annesine benzeyen kızı Lily – Valentino

Bütün bu şatafatın ve kıyafetlerin arkasında, aslında muhteşem bir serginin açılışı vardı  – Schiaparelli and Prada: Impossible Conversations. Miuccia Prada’yı aşağı yukarı herkes bilir, ama 1920’lerin sonundan 1954’e kadar moda dünyasının en önemli isimlerinden biri olan Elsa Schiaparelli’yi bugün maalesef pek duyan yok. Coco Chanel ve Christian Dior’un aksine, II. Dünya Savaşı’nın bitimiyle modadaki değişime ayak uyduramayan Elsa’nın sanırım hatalarından en büyüğü, taklitçilerine dur dememesiydi.

“I naturally protested. I say ‘naturally’ because to protest is so much my nature that it sometimes takes place before I am even aware of it.”

Örneğin, tasarladığı bir şapka büyük başarı yakalayınca, farklı insanlar tarafından kopyalanmaya başlanmış. O ise, bu kişilerden telif almak yerine, şapkayı bu kadar çok yerde gördüğü için sıkılmış ve keşke ilk başta hiç yapmasaydım diyerek yanında çalışanlara stokunda kalanları da imha ettirmiş.

Elsa ile Coco Chanel arasındaki farkı herhalde en iyi, kitabında anlattığı şu anekdot ortaya koyar: Chanel, bir akşam Elsa’nın evinde verdiği bir yemeğe davetlidir. İçeri girip de evdeki modern mobilyalar ve masadaki siyah tabaklar ile karşılaşınca, mezarlığa gelmişçesine ürperir.

Tod’s’un sahibi, Elsa’nın ilk butiğini açtığı Paris’teki binada tekrar bir Schiaparelli açacakmış. Bu mağazayı beklerken, Elsa’nın Victoria&Albert Müzesi’nden çıkan “Shocking Life” adlı otobiyografisini okumanızı tavsiye ederim.

‘By what name will you call yourself?’

‘My own, of course.’

‘Nobody will ever be able to pronounce it.’

‘That does not matter.’