Tag Archives: İrlanda

Geç kalınmış okumalar

27 Haz

Şu son aylarda 90’lı yıllarda bestseller olmuş iki kitap okudum. İkisini de metroda, evde, kuaförde, vapurda elimden bırakamadım. Hatta yemeklerde karşımdaki kişi cep telefonunu çıkardığı an, ben de çantamdan kitabımı çıkarttım. Programlar son anda iptal edilince hiç üzülmedim. Uykusuz kalmak, filmleri kaçırmak, televizyondan bir haber olmak hiç sorun olmadı. Çünkü sürükleyici, iyi yazılmış bir roman okumanın zor yakalanan keyfini yaşıyordum.

İlkini, İrlanda gezim sırasında almıştım: “Angela’s Ashes”. 1999 ylında filme de aktarılan bu otobiyografik kitap Türkçe’ye de çevrilmiş. Eğer siz de benim gibi kaçıranlardansanız, bu yaz açığı kapatabilirsiniz.


Diğeri de “Fatherland”. II. Dünya Savaşı’nı Almanya kazansaydı ne olurdu? İşte böyle bir dünyada geçen gerilim dolu bu romanı okuduktan sonra, yazarı Robert Harris‘e hayranlık duymamak mümkün değil. İnternetten biraz araştırınca, 1993 yılında Türkçe’ye de çevrilmiş olduğunu gördüm, ama enterasan bir şekilde sanırım çok tutmamış. Belki de iyi bir tanıtım yapılamadı. Ne yapın ne edin okuyun derim.

Dikkatlice Bakın!

29 Şub

Dublin’de hem vintage hem de İrlandalı tasarımcılara ait kıyafet, takı ve aksesuar satan bir mağazadan alışveriş yapmıştım. Döndüğümde, paketin içinden bir zarf çıktı. Zarfın tersini çevirip de pulu görünce çok şaşırdım. Keşke oradayken fark etseymişim diye de hayıflandım, sohbet etmek için bundan daha iyi bir bahane olamazdı.

İnternet sitesi bile çok sevimli – bow

Dublin – Part 3

28 Şub

‘When I die Dublin will be written in my heart” – James Joyce

İrlanda Modern Sanat Müzesi (IMMA) bir seneliğine kapalı olduğu için maalesef sadece binayı dışarıdan görebildik. Oldu da sizin Dublin’e bir sene sonra yolunuz düşerse, nehrin kenarından yapacağınız güzel bir yürüyüşle hepsi birbirine yakın olan IMMA, Guinness ve Kilmainham Gaol cezaevine aynı gün gidebilirsiniz. Cezaevine gidilmesinin şart olduğunu ayrıca vurgulamak istiyorum. Burası, bizim de uçağa binmeden önce yaptığımız plana kesinlikle dahil değildi. “Allah düşürmesin,” deyip elemiştik. Ama bütün Dublin’liler ısrar edince, meraklanıp gittik. Bina, rehberin anlatımı ve hikâyeler bizi o kadar etkiledi ki, nerdeyse yüzümüzü yeşile boyayıp, “İrlanda büyüksün!” diye sokaklara dökülecektik.

Bir not: Çoğu sahnesi bu cezaevinde çekilen, “In the Name of My Father” filmini de seyretmediyseniz, muhakkak izleyin derim. Hızınızı alamazsanız; The Commitments ve günümüzde geçen Once da sizi Dublin’e gitmek için heyecanladıracaktır.

Temple Bar, çok turistik olmasına rağmen, alışveriş ve pub’lar açısından keyifli bir bölge.

Birleşik Krallık’ın simgesi olan tacı hâlâ görebildiğiniz posta kutuları, kırmızıdan yeşile boyanarak kullanılmaya devam edilmiş.

“The Great Appear Great Because We Are On Our Knees: Let Us Rise.” – İşçi sendikası lideri Jim Larkin

Son olarak:

O’Neills – Tarihi 1755’lere dayanan pub ve restoranın sizi hayal kırıklığına uğratmayacağına eminim. Sigara içilen bölümü bile var!

Brazen Head – Dublin’in en eski pub’ı olarak biliniyor.

Pig’s Ear – Modernize edilmiş İrlanda mutfağı.

The Church – 18. yüzyılın başında inşa edilmiş bu kilise günümüzde pub, restoran ve club olarak hizmet veriyor.

Rustic Stone – Meşhur İrlandalı şef Dylan McGrath’ın yeri, geleneksel yemeklerden sıkıldığınız anda imdadınıza yetişiyor.

Dublin – Part 2

26 Şub

Size tavsiyem ilk gittiğiniz gün şehirde bir tura katılmanız. Ben, eğer hava soğuksa, inilip binilen tur otobüslerini sevmiyorum. Üşümekten dışarıda oturmak mümkün olmuyor, içeride ise hiçbir şey görmüyorsunuz. Bir de trafikte gitmek vakit kaybı gibi geliyor. Ama oturarak gezmeyi sevenlerdenseniz, tüm şehri bu şekilde gezebilirsiniz. Biz, yürüyerek ve birayı hak ederek gezdik 🙂

Arkasından da gayet turistik Guinness Üretim Tesisi’ne gittik. Biraz tarih, biraz tarif, biraz reklam içeren bu müze/fabrika/restorant /pub daha çok sizi görkemli yapısıyla etkiliyor. Vakti olup da gitmeyecek bir turisti saygıyla selamlarım, ama tabii en azından şehir manzarası ve taze soğuk biraları için görülmeye değer. Bana göre en keyifli yanı, kendi Guinness’imi koymamı öğrettikleri kısımdı. Bir baba için bundan daha gururlu bir şey olamayacağı için, diplomamı çerçeveletip ona vermeyi planlıyorum.

National Gallery tadilatta olduğu için neredeyse tamamı kapalıydı. Ama “Fabl ve Peri Masalları” adlı bir sergi vardı ki, buradan muhteşem bir kitap aldım. Kitaptaki illüstrasyonları yapan Harry Clarke’ın Hugh Lane‘deki vitray üzerine çalışması ise nefes kesiciydi.

Sırf bunun için bile gidilmesi gereken bu gallerinin, komik de bir hikâyesi var. İsmini veren Bay Lane, ölmeden önce bir sebepten belediye meclisine sinirlenip koleksiyonunu Londra’daki National Gallery’e bırakmış. Sonra fikrini değiştirmiş, ama vasiyetini imzalayamadan ölmüş. İki şehir de uzun yıllar koleksiyonun kendilerine ait olduğunu savunmuş (elinizi vicdanınıza koyun, Dublin haklı değil mi?). Sonuçta, koleksiyon belli dönemlerde birinde sergileniyor, belli dönemlerde diğerinde. Ama bir şey var ki, sadece burada görebilirsiniz: Francis Bacon’ın Stüdyosu. Ressamın tek varisçisinin galeriye bağışladığı stüdyo ve içindekileri görünce aklımdan tek bir şey geçti; bana burayı verseler, bir günde tertemiz yaparım.

Bu sevda bitmez, Part 3 yakında…

I am back

24 Şub

Evet, Dublin maceramız sona erdi. Şimdi, sizleri de bu güzel şehre gidip görmeye özendirecek bir yazı yazmam gerek.

Öncelikle şunu fark ettim ki, ben aslında İrlandalıymışım. Neden? Bir oturuşta en az onlar kadar içebiliyorum. Pub’lardaki o yağlı güveçleri ve etleri yediğimi görünce, beni bağırlarına basıp, gel sen de bizim prensesimiz ol dediler.

İrlandalılar, dünyadaki en dost canlısı insanlar olarak tanınıyor. Eh, beni bilen bilir 🙂 Diğer yandan, gerçekten çok konuşuyorlar. Ama bu konuda da rakip tanımadığım ailem, arkadaşlarım, iştekiler, köpeğim vs. tarafından sıkça söylenir.

Tüm bu inanılması zor benzerlikler sonucunda, aklıma gelen tek açıklama: Acaba Pierce Brosnan gençliğinde bir dönem İstanbul’da sütçülük mü yapmış?

Bu şehrin en kötü yanı, her şey 5-5.30 arası kapanıyor, dolayısıyla güne erken başlamak ve hızlı gezmek zorundasınız. En güzel yanı ise, tüm müzeler ve galeriler bedava. Yani, bira içmek için bol bol paranız kalıyor.

İlk akşam her yer kapandıktan sonra, daha önce Londra’da da denediğim pub turuna dahil olduk: “Dublin Literary Pub Crawl“. Ancak bu seferki biraz farklıydı; pubları gezerken, iki tiyatrocu bir yandan şehri ve şehre damgasını vuran insanları anlattılar, diğer yandan da oyunlardan, romanlardan, mektuplardan sahneler canlandırdılar.

Neredeyse 2 saatlik turda; Oscar Wilde’ın Trinity College günlerini, Michael Collins’in bağımsızlık mücadelesi verirken takıldığı pub‘ı, hepimizin tabii ki bir seferde okuyup hatmettiği 🙂 Ulysses’de Leopold Bloom’un hangi pub‘da durup bir bardak Burgonya şarabı içtiğini öğreniyorsunuz.

Bu arada biraları içtikçe, köşeyi nasıl döneceğimiz konusunda aklımıza şahane fikirler de geldi. Hayal edin: Liam Neeeson ile pub turları. Biletler çıktığı gün tükenir. Üstüne bir de Colin Farrell patlattık mı, ver eleni Bora Bora:)

Arkası yarın…

Dubliiiiin

19 Şub

Büyük mücadele anı geldi çattı… Soğuğa karşı yılmamam, dayanıklı olmam lazım. Marks & Spencer termal içliklerimi, yorgan tabir ettiğim paltomu ve yün çoraplarımı giydim. Hazırım Dublin, bekle beni!