Tag Archives: Madonna

There is only one Queen

8 Haz

Konser bitti ve her şeye değdi: Saatler öncesinden stada gitmeye, trafikle boğuşmaya, aç ve susuz kalmaya…

Bir kadın 53 yaşında olup nasıl böyle dans edebilir, nasıl böyle bir sahne şovu ortaya koyabilir ve nasıl böyle bir enerji yayabilir? Nefeslerimizi tutup seyrettik. Bir yandan da düşündük; bir daha “ah belim ağrıyor”, “Bütün gün masa başı çalıştım, boynum ağrıyor” demek ayıp. Pilates hocasına, “20 yapmasak da 10 mu yapsak acaba?” diye yalvarmak yok. Kadın sahnede zıplarken, tırmanırken, takla atarken elimde olmadan düşündüm; annemden bir yaş büyük, canım annem o iplerin üstünde yürüyebilir mi? Peki, ben? O ayakkabıların bile üstünde yürüyemem. Bir daha bana kimse Ajda demesin ve Hülyacım, ters ışık falan yok, onlar bildiğin selülit. Deal with it.

Statica gecenin sorusunu daha konserde sordu: “Bu kadın insansa, biz neyiz? Biz insansak, bu kadın ne?”

Bugün günlerden Madonna

7 Haz

İlk günden biletleri alınan, aylardır “hadi gelsin” diye beklenen konser günü nihayet geldiii. Heyecan dorukta. Nasıl, ne zaman, kaçta gidilecek diye planlar yapılıyor. Ben İstanbul’daki ilk konserini, annemler yanımda “bir büyük olmadan” gitmeme izin vermediği için (evet anne, duy sesimi) ve neredeyse anneanneme kadar yaşı 18’in üzerindeki her tanıdığıma yalvarmama rağmen birini bulamadığım için kaçırmıştım. Yıllardır o günü hatırladıkça içim kan ağlar, acım bir türlü dinmez. Ama! sevgili statica bu gidişe bir dur dedi ve her şeyi organize edip, konserle ilgili bizi günbegün bilgilendirdi. Ona teşekkürü bir borç bilirim:)

“Who’s That Girl?” Jurgen Vollmer, April 1987 (via Life)

“When I’m hungry, I eat. When I’m thirsty, I drink. When I feel like saying something, I say it.”

“A lot of people are afraid to say what they want. That’s why they don’t get what they want.”

“I am tough, ambitious, and I know exactly what I want. If that makes me a bitch, okay.”

“Better to live one year as a tiger, than a hundred as a sheep.”

Yüzyılın aşkı bir aldatmaca mı?

29 May

W.E filmini neredeyse kimse beğenmemiş. Eleştirileri okuyunca, bazılarının direkt yönetmenin kimliğiyle alakalı olduğunu düşündüm. Acaba filmi Madonna değil de bir başkası çekseydi, eleştiriler gene bu kadar sert olur muydu?

“Madonna soğuk ve duygusuz bir oyuncu, bu onun yönetmenlik tarzına da yansımış.” (Chris Tookey / Dailymail)

“İnsan Madonna’nın ikinci uzun metraj denemesi W.E’yi izleyince, pop-star hayatından sıkıldığında başka yaratıcı dışavurumlar bulması için dua ediyor. (Betsy Sharkey / Los Angeles Times)

via Vanity Fair

Andrea Riseborough (Wallis Simpson) & James D’Arcy (Edward)

Farklı dönemlerde yaşayan iki kadını ele alan senaryo, zaman zaman anlamsız bir hâl alsa da (Wally’nin Sotheby’s’e yaptığı bitmek bilmeyen ziyaretler, iki kadının gerçeküstü karşılaşmaları vs.); kostüm, dekor, oyunculuklar ve sinematografi açısından tek kelimeyle kusursuz. Wallis Simpson ile Galler Prensi Edward’ın ilişkilerinin fark edildiği ve Schiaparelli‘nin önemli bir rol oynadığı yemek sahnesi ise çok etkileyici.

via Vanity Fair

Wallis Simpson; Edward ile evlenmeyi kafasına koyan, yeni güç dengelerinin kurulacağına inandığı Avrupa’da Hitler ile yakınlığını koruyan dominant, dediğim dedik ve etkileyici biri olarak tanınır. Madonna ise, Wallis Simpson’ı farklı bir açıdan ele almış: Evlenmelerinin getireceği sonuçların bilincinde olan ve Edward’ı uyaran, sonunda da ölene kadar “Peter Pan” olarak kalacak bir adam ile evlenerek bir fanusun içine hapsolan bir kadın.

Abbie Cornish (Wally Winthrop)

Günümüzde yaşayan Wally de aynı kaderi paylaşıyor (Kim bilir, belki hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını söylerken, yönetmen biraz da kendinden bahsediyor). Başarılı bir psikiyatrist olan kocası için kariyerini bırakan Wally’e herkes ne kadar şanslı olduğunu söyleyip duruyor. İyi de adam karısının önünde başkalarıyla flört ediyor, eve neredeyse hiç uğramıyor, kadını dövüyor, ciddi bir içki problemi var ve karısıyla bir türlü sevişemiyor. Bunun neresi şans, anlamadım:)

via Vanity Fair

İngiltere’de “yüzyılın aşkı” üstüne ne zaman konuşulsa, konu daha çok Edward’ın Wallis’e duyduğu büyük aşk ve bunun sonucunda da tahttan feragat etmesi yönünde ilerler. Wallis içinse, prense değil, güce ve paraya aşık bir kadın portresi çizilir. Ancak filmde, ikisinin de birbirine herhangi bir aşk beslediğini görmek zor. Sanki Madonna yaptığı yoğun araştırmanın sonucunda, bunun bir peri masalı olmadığını fark etmiş ve karakterlerinden uzaklaşmış gibi. Dolayısıyla, bir türlü bu iki kişinin neden beraber olduğuna anlam veremiyorsunuz. Güç tutkusu? Sorumluluktan kaçma isteği? Yalnız kalma korkusu? Aşka aşık olma hâli? Tükürdüğünü yalamama durumu? Neyse ne, aşk olmadığı kesin. Zaten tarihe geçmiş aşk hikâyelerinin altını biraz kazıyınca, çoğu biraz hayal kırıklığı değil midir? Napoleon ve Josephine, Sisi ve Franz Joseph, VIII. Henry ve Anne Boleyn…

Windsor Dükü ve Düşesi

via Conde Nast

Paris, 1967 (Patrick Lichfield)

Not₁: Filmde Coupling dizisinin “Shadayim” karakterini ve Haluk Bilginer’i görmek tam bir süpriz.

Not₂: Abbie Cornish’in oynadığı Bright Star filmini tavsiye ederim.