Tag Archives: Oscar Wilde

I am back

24 Şub

Evet, Dublin maceramız sona erdi. Şimdi, sizleri de bu güzel şehre gidip görmeye özendirecek bir yazı yazmam gerek.

Öncelikle şunu fark ettim ki, ben aslında İrlandalıymışım. Neden? Bir oturuşta en az onlar kadar içebiliyorum. Pub’lardaki o yağlı güveçleri ve etleri yediğimi görünce, beni bağırlarına basıp, gel sen de bizim prensesimiz ol dediler.

İrlandalılar, dünyadaki en dost canlısı insanlar olarak tanınıyor. Eh, beni bilen bilir 🙂 Diğer yandan, gerçekten çok konuşuyorlar. Ama bu konuda da rakip tanımadığım ailem, arkadaşlarım, iştekiler, köpeğim vs. tarafından sıkça söylenir.

Tüm bu inanılması zor benzerlikler sonucunda, aklıma gelen tek açıklama: Acaba Pierce Brosnan gençliğinde bir dönem İstanbul’da sütçülük mü yapmış?

Bu şehrin en kötü yanı, her şey 5-5.30 arası kapanıyor, dolayısıyla güne erken başlamak ve hızlı gezmek zorundasınız. En güzel yanı ise, tüm müzeler ve galeriler bedava. Yani, bira içmek için bol bol paranız kalıyor.

İlk akşam her yer kapandıktan sonra, daha önce Londra’da da denediğim pub turuna dahil olduk: “Dublin Literary Pub Crawl“. Ancak bu seferki biraz farklıydı; pubları gezerken, iki tiyatrocu bir yandan şehri ve şehre damgasını vuran insanları anlattılar, diğer yandan da oyunlardan, romanlardan, mektuplardan sahneler canlandırdılar.

Neredeyse 2 saatlik turda; Oscar Wilde’ın Trinity College günlerini, Michael Collins’in bağımsızlık mücadelesi verirken takıldığı pub‘ı, hepimizin tabii ki bir seferde okuyup hatmettiği 🙂 Ulysses’de Leopold Bloom’un hangi pub‘da durup bir bardak Burgonya şarabı içtiğini öğreniyorsunuz.

Bu arada biraları içtikçe, köşeyi nasıl döneceğimiz konusunda aklımıza şahane fikirler de geldi. Hayal edin: Liam Neeeson ile pub turları. Biletler çıktığı gün tükenir. Üstüne bir de Colin Farrell patlattık mı, ver eleni Bora Bora:)

Arkası yarın…

Estetik Akım

8 Şub

Reading Aloud, Albert Moore

Geçen sene Victoria&Albert Müzesi’nde “The Cult of Beauty” sergisini görme şansım olmuştu. Daha sonra Paris’te de karşıma çıkmasına rağmen, d’Orsay müzesinin grevde olması sebebiyle maalesef tekrar gezememiştim. Şubat ayında San Francisco’da açılacağını okuyunca, kim biliiiiiir belki İstanbul’a da bir uğrar diye umutlanıp hakkında yazmak istedim 🙂

Sabahın köründe müzenin önünde toplananları hüsrana uğratan açıklama yazısı

1860’larda bir grup bohem sanatçı ve avangart tasarımcı Victoria dönemi İngiltere’sinde sanat ve tasarımın yüzünü değiştirecek büyük bir devrime giriştiler. Aralarında Dante Gabriel Rossetti, William Morris ve Edward Burne-Jone’un olduğu “Estetik Akım”ın kurucuları, sanatta ve hayatta güzelliğin önemini ilan ederek, dönemin giderek artan bayağılığını ve çirkinliğini kınadılar. Özetle, sanatın güzel olmak dışında başka hiçbir amacının olmaması gerektiğini düşünüyorlardı.

Bu ressamlar, seçtikleri modellerle kadın güzelliği ile ilgili tüm klişeleri yıktılar. Rosetti’nin solgun, kızıl saçlı ilham perisi Lizzie Siddal veya Leighton’ın tutkulu, siyah saçlı gözdesi Nanna Risi, alımlı ve zarif İngiliz güllerinden çok farklıydılar. Bu sayede, bizler de Kate Beckinsale, Keira Knightly veya Sienna Miller’a benzemesek bile kendimize özgü bir güzelliğimiz olabileceği avuntusu ile hayatımıza devam ediyoruz desem konunun tamamen dışına mı çıkmış olurum?

Bocca Baciata, Dante Gabriel Rossetti

A Roman Lady (La Nanna), Frederic Leighton

1877’de açılan Grosvenor Galeri, akımın yaygınlığını arttırdı. Galerinin sahipleri Sör Coutts Lindsay ve eşi Blanche, bir sanatçının eserlerinin özel olarak tasarlanmış bir düzenlemede beraber sunulduğunda daha çok takdir göreceğini düşünerek sanatçılara yeni imkânlar tanıdı. Bu kavram, o dönem 1,500’e yakın sanat eseriyle kalabalık, popülist ve bir hayli ticarileşmiş Royal Academy’e tamamen tezat oluşturuyordu.

“Herkese uyacak bir altın kural isterseniz, işte bu: Kullanışlı veya güzel olacağını düşünmediğiniz hiçbir şeyi evinizde bulundurmayın.” William Morris, 1880.

Akımın kurucuları ve takipçileri, resmin dışında, müzik, edebiyat ve fotoğraf gibi alanlarda da eserler verdiler ama sanırım en büyük etkiyi dekoratif sanatlarda gösterdiler. O günlerde, eski mobilyaları toplamak veya Uzak Doğu’dan getirdiklerinizle evinizi süslemek duyulmuş şey değildi. Japon sanatından çokça etkilenen Morris, Rosetti ve yakın arkadaşlarının ilk hedefi; kaba, sıradan ve birbirinin kopyası evlerde fark yaratmaktı.

Bunun için, sandalyelerden masalara tutun da, seramik objelerden duvar kâğıtlarına kadar tasarımlar yaparak, ‘Güzel Ev’ ideali ile Victoria döneminin süslü XIV. ve XV. Louis stilinden uzaklaştılar ve kişisel mekânlar yarattılar. Örneğin, Oxford’da okurken Grosvenor Galeri’de yapılan bir açılışta Estetik Akım’la tanışan ve etkilenen Oscar Wilde, o yıllarda üniversitedeki odasını mavi-beyaz çinilerle döşemiş. İnsan kendi kampus odasını düşününce, neye benzediğini hayal bile edemiyor 🙂

“Tüm çirkinliklerin güzel bir şeyler yapmaya çalışanlar ve tüm güzelliklerin de faydalı bir şeyler yapmaya çalışanlar tarafından yaratıldığını fark ettim.” Oscar Wilde, 1883.

The Beloved, Dante Gabriel Rossetti

Anlatmakla bitecek bir sergi değildi. Merak edenler kesinlikle Victoria&Albert’in internet sitesine göz gezdirmeliler. Tüm görselleri de serginin devasa kitapçığından aldım. Her eve lazım 🙂